Köşe Yazıları

KÜRESEL GÜÇ OLABİLMENİN MEŞAKKATLİ SÜRECİ

Genel manada endüstriyel genişleme ve kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasına paralel olarak mesafelerin daha az önemli hale gelmesiyle; siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik alanlardaki ilişkilerin yoğunlaşması olarak tanımlanan küreselleşme, sözlük anlamı olarak uluslararası düzlemde yaygınlaşmış iktisadi etkinliklerin işlevsel anlamda birbirlerine eklemlenmesi şeklinde tanımlanmaktadır.

Küreselleşmenin tabirinin ardından ise Küresel Güç kavramı ortaya çıkmaktadır. Uluslararası açıdan küresel güç; mevcut imkanları ile dünyanın birkaç bölgesini aynı zamanda kendi çıkarlarına göre şekillendirme ve bu bölgelerde avantajlı jeopolitik dengeleri kurabilme yeteneğine sahip olan ülke[1] olarak tanımlanmaktadır.

Tarihsel açıdan küreselleşme süreci ele alınırken araştırmacı ve tarihçilerin farklı yaklaşımlar içerisinde oldukları anlaşılmaktadır ve genel olarak ikiye ayrılırlar: Küreselleşme sürecinin ilk çağlardan itibaren başladığını savunanlar; Asurlular, Persler ve Roma İmparatorluğu dönemlerinden başlatırlarken, orta çağdan itibaren başladığını savunanların ise Bizans İmparatorluğu[2], Abbasi İmparatorluğu ve o dönemin Türk İmparatorlukları (Selçuklu Devleti, Osmanlı Devleti, Memluk Devleti, Safevi Devleti) ile birlikte ele aldıkları görülmektedir. Görüldüğü üzere bu ülkelerin jeopolitik konumları itibariyle genel karakteristik olarak toprakları içerisinde Anadolu coğrafyası yer almaktadır.

Tarihi süreç yaşanırken gelişen bir değişimin, değişimin yaşandığı coğrafya ile sınırlı kalmayıp neredeyse bütün ülkeleri etkilediği bilinmektedir. Dolayısı ile coğrafi keşifler, Fransız İhtilali, Sanayi Devrimi gibi önemli değişim ve dönüşümler de yayılmış, yeni sistemler bütün dünyayı etkilemiştir. Bu gelişmeleri takip edemeyen, doğru değerlendirme yapamadıkları için gerekli önlemlerini almayı başaramayan ülkeler sistemin dışında kalmışlar ve zayıflayarak ya sömürge haline gelmişler ya parçalanarak tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Başta İngiltere olmak üzere 18. ve 19. yüzyılın en büyük küresel güçleri olan Avrupa devletlerinin yerini İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyet Rusya almıştır.

Küresel güç olmanın en önemli şartlarından olan “stratejik yerleri, ticaret merkezi bölgelerini, hammadde yatakları ile enerji kaynaklarını ele geçirmek veya kontrolü altına almak” şartlarını yerine getirmeyi başaran ABD; NATO, İMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü[3] kuruluşlarını hayata geçirirken, Sovyet Rusya ile birlikte Yeni Dünya Düzeni adını verdikleri iki kutuplu sistemi işletmeyi fevkalade şekilde başardıkları görülmektedir. Fakat 1990’larda Sovyet Rusya’nın kontrollü bir şekilde dağılması İki Kutuplu Sistemin de dağılmasına sebep olmuştur. Rusya kısa sürede kendini toplamayı ve sahneye tekrar çıkmayı başarmış olsa da uyuyan dev Çin başta olmak üzere yeni aktörler ortaya çıkartmıştır.

ABD’nin Körfez Harekatı’ndan itibaren Ortadoğu bölgesinde prestij kaybetmeye başlaması, Arap Baharı olaylarının Suriye’ye sirayet etmesi ile birlikte uygulamış olduğu siyaset nedeniyle her geçen gün daha da artmıştır. ABD’nin Irak’a müdahale sebeplerinin asılsız çıkması, İran ile imzalanan nükleer anlaşmasından çekilmesi, PYD/YPG/PKK terör örgütüne alenen yardımları nedeniyle 70 yıllık müttefiki ve stratejik ortağı Türkiye ile karşı karşıya gelmesi Ortadoğu coğrafyasında yeni ittifakların oluşmasına sebep olmuştur.

21. yüzyılın ikinci yarısına ve ilerisine yönelik küresel güç olmak isteyen ülkeler arasında yaşanan mücadeleler bütün sahalarda ve cephelerde hız kesmeden ve şiddetini arttırarak devam etmektedir. NATO üyesi Türkiye, Doğu Bloğunun lideri Rusya ve Şia’nın lideri İran ile ittifaklar kuruyor olması, son yıllarda dünya ekonomisinin ikinci lideri Çin ile ekonomik ilişkiler geliştirmesi dikkatleri üzerine çekmektedir. ABD ve NATO’nun bütün itirazlarına ve hatta tehditlerine rağmen S-400 Hava Savunma Sistemleri alan Türkiye’nin, dünya ekonomisinin ikinci büyük devi Çin ile ekonomik ilişkiler geliştirmesi Türkiye’nin “küresel güç olmaya” doğru yürüdüğü yorumlarına sebep olmaktadır.

Yarım asrı geçen bir süredir nükleer hedefi olan Türkiye’nin, nihayet Rusya ile imzalamış olduğu anlaşma ile yapım aşaması halen devam eden Akkuyu Nükleer Güç Santrali ve Japonya ile imzalamış olduğu Sinop Nükleer Güç Santrali projelerinin tamamlanarak hayata geçirmesi ile birlikte yeni bir güce sahip olacağı muhakkaktır. Fakat küresel güç olmak için yeterli olmayacaktır. Küresel güç olabilmenin şartları zordur. Büyük idealler gerektirir. Çok iyi planlanması, devlet politikası haline getirilerek, yapılması gereken ve gelecekteki iktidar ve devleti yönetecek diğer makamların da sürdürmeleri için karar alıcı mekanizmalara büyük sorumluluklar düşmektedir.

Sonuç Olarak;

Türkiye’nin küresel güç olmasını istemek ile Türkiye’nin küresel güç olduğu iddiası birbirinden farklı şeylerdir. Türkiye küresel güç olabilmek için kısa, orta ve uzun vadeli hedefler ile küresel güç olma planlarını yapmalı ve Türk Silahlı Kuvvetleri başta olmak üzere devletin her kademesini küresel güç olma hedefine göre yeniden dizayn etmelidir. İstikrarlı ve sürekliliği esas almış bir dış politika mutlaka kurumsallaştırılarak oluşturulmalıdır.

Küresel güç olmaya doğru giden süreç için ilkokuldan yüksek öğrenime doğru çok iyi planlanmış bir eğitim sistemi gerekir. Bilgi birikimine sahip, donanımlı, vatanına hizmet ve öğretme aşkıyla tutuşan öğretmenlerin yetişmesi sağlanarak; ezberciliğin değil, düşünme, anlama, yorumlama ve tartışma ile öğreterek, fikir üreten bir eğitim sistemi ihdas edilmelidir.

Times Higher Education World University Rankings tarafından yapılan 2019 yılı değerlendirmelerine göre dünya üniversiteler sıralamasında ilk 1000 içerisinde 34 Türk üniversitesinin yer aldığı görülmektedir. Fakat önceki yıllara göre sayısal bazda artış olmakla birlikte sıralamalarda gerileme vardır[4]. Türk üniversiteleri öğretim kadrolarıyla, öğrencileriyle bir bütün olarak başta Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere insanlığın ileri götürülmesi hedefiyle sürdürdüğü eğitim sistemlerini yeniden ele almalı ve nerede hata yapıldığı araştırılarak, Ar-Ge sistemleri ile elde edecekleri objektif veriler üzerinden hareket etmelidir. Bunlar oluşturulabilirse başarı kendiliğinden gelecek ve Türk üniversitelerinin başarısı ilk 100’e girmek olacaktır.

Küresel güç olmanın olmazsa olmaz şartlarından birisi de üretime dayalı uluslararası ticaretin geliştirilmesidir. Ekonomik ve askerî açıdan eş zamanlı ve iki koldan denizlere hâkim olunarak ticaret üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye için zor olmayacaktır. Denizlere hakimiyet teorisini hayata geçirirken demiryolu ihmal edilmemelidir. Yurt içinde ticari ve ulaşımı esas alacak şekilde dizayn edilecek demir yolu aynı zamanda dünya ticaretine de entegre edilerek sisteme dahil edilmelidir. Çin’in kuşak demir yolu projesi, karar alıcı mekanizmalar tarafından örneği hatırda tutulmalıdır.

Avrupa, Orta Asya, Ortadoğu ve Afrika enerji havzalarının tam orta yerinde bulunan Türkiye, enerji pazarı başta, dünya ticaretinin önemli bir kısmının geçiş güzergahında olmakla, küresel güçlerle stratejik ikili ilişkiler ile birlikte kendi küresel gücünü de inşa edebilecek imkân ve kabiliyete sahiptir. Bunun için teknolojik, ideolojik ve ekonomik faktörlerini geliştirmeli ve kendi kendine yetecek askeri malzeme ve ekipmanlarını üretebilmek için Ar-Ge yatırımlarını tez zamanda tamamlamalıdır.

Küresel güç hedefi olan Türkiye, kendi uçağını, savaş gemilerini, denizaltılarını, konvansiyonel silahlarını, hava savunma başta olmak üzere her türlü savunma sistemlerini hatta sadece savunma değil saldırı ve taarruz sistemlerini kendi üretiyor olmalı ve satabilecek kapasitelere ulaşmalıdır. Sanayi, teknoloji ve askerî açıdan ileri gitmeyi hedefleyen Türkiye’nin olmazsa olmazlarından birisi de yerel ve ıslah edilmiş tohum ve ırklar ile kendi kendine yeten tarım ve hayvancılığı da ihmal etmemesi gerektiği unutulmamalıdır.

Türkiye, küresel güç olmaya doğru yürürken; Kıbrıs, Doğu Akdeniz, Ege ve Adalar politikalarında, Suriye, Irak, ABD ve AB ilişkilerinde gücünü hissettireceği istikrarlı politikalarını taviz vermeden sürdürmelidir. Yükselen güç Çin, teknoloji transferi yapabileceği Rusya, Şia İslam inancına sahip ülkeler üzerinde etkili olabilmek için İran, Türkiye ile hasmane ilişkiler yürütmeyen diğer İslam ülkeleri, olmazsa olmaz Türk Cumhuriyetleri ve akraba topluluklarıyla reel ve uzun vadeli olacak stratejik ilişkiler kurmalıdır. Yeni güç dengesinin kaydığı Asya-Pasifik coğrafyasıyla ekonomik ve askerî açıdan ilişkilerini geliştirmelidir.

Türkiye, bu sistemin sağlıklı ve uzun vadeli yürütülebilmesi için; tarihi, kültürel, demografik, dini ve mezhepsel yapıları çok iyi etüt etmiş, hassasiyetleri bilen iç ve dış politika uzmanları yetiştirilmelidir. Aksi halde Türkiye’nin küresel güç olma ideal ve hayalleri başlamadan biteceği gibi ağır bedeller ödemesine, büyük ve telafisi mümkün olamayacak kayıplara neden olabileceği unutulmamalıdır.

Son cümle olarak; Türkiye yukarıda bahsedilen konuları yaparken, küresel güç olabilmenin olmazsa olmazlarından nükleer silaha da sahip olmalıdır. Nihayetinde küresel güce erişmesi halinde bir de bunu koruma sistemlerine ve silahlarına da ihtiyacı olduğu muhakkaktır.

:

İsmail CİNGÖZ; Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Uzmanı/M.Sc. – BULTÜRK Ankara Temsilcisi.

[1] Nejat ESLEN; “Küresel Güç Olma İddiası Başımıza Neler Açtı”, Oda TV, 09.07.2019,

https://odatv.com/onlar-geldiginde-turkiye-kuresel-guc-olacak-diyenler-hakli-mi-09071956.html (Erişim Tarihi:21.09.2019).

[2] Ünal ACAR; “Küresel Güç Mücadelesi ve Ulus-Devletin Geleceği”, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C.11, S.27, ss. 22-34, Mart 2019, Burdur.

[3] Ünal ACAR; “Küresel Güç Mücadelesi ve Ulus-Devletin Geleceği”

[4] Fatih ALTAYLI; “Yüksek Öğrenimde Durumumuz Ne?”, Haber Türk, 21.09.2019.

Leave a Comment

Your email address will not be published.