Köşe Yazıları

TÜRKİYE YENİ DÜNYA DÜZENİNE HAZIRLANMALIDIR

Sanayi devriminin ardından büyük bir küresel güce dönüşen Britanya İmparatorluğu bu konumunu İkinci Dünya Savaşı’na kadar sürdürmüştür. Savaş’ın ardından askeri ve ekonomik olarak yeni küresel lider Amerika Birleşik Devletleri (ABD) olmuştur. Bu liderliği sürdürebilmek adına askeri alanda ve liberal ekonomi ile serbest ticaret esasları dahilinde kendi çıkarları esas olacak şekilde yeni bir dünya düzeni geliştiren ABD, muhtemel yeni bir dünya savaşını topraklarından uzakta karşılama stratejisini hedeflemiştir.

Zira İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından daha 1948’de Berlin Bunalımı adıyla yaşanan kriz ile savaşın iki müttefiki ABD ile Sovyet Rusya karşı karşıya gelmişti. Güvenlik kaygısı yaşayan 10 Avrupa ülkesi ile ABD ve Kanada bir araya gelerek 4 Nisan 1949 yılında “Kuzey Atlantik Antlaşması” (NATO)[1] adıyla bir oluşuma gidildiğini ilan etmiştir. Belçika, İngiltere, Fransa, Hollanda ve Lüksemburg arasında Batı Avrupa Savunma Organizasyonu adıyla imzalanan 17 Mart 1948 tarihli Brüksel Antlaşması’na dayanan antlaşmada NATO ile Amerika’nın perde arkasındaki esas amacı kendi güvenliği için Atlantik ve Pasifik coğrafyasının güvenliğini birinci öncelik olarak görmekti. Fakat İkinci Dünya Savaşı sırasında Winston Churchill’in baş askerî yardımcısı ve NATO’nun ilk genel sekreteri olan Lord Hastings Ismay’ın bir açıklamasında[2] NATO’nun kurulma amacı için “Rusları dışarıda, ABD’yi içeride ve Almanları aşağıda tutmak” sözleri de çok önemlidir. Çünkü Almanya’nın yeniden tehdit olarak tarih sahnesine çıkmasının önüne geçilmesi ve Avrupa’nın güvenliği için ABD’nin garantörlüğü en önemli iki hedef olarak görülmüştür.

Batı’nın ABD liderliğinde NATO çatısı altında örgütlenmesine karşılık olarak 14 Mayıs 1955’te Sovyet Rusya liderliğinde bir araya gelen Arnavutluk, Bulgaristan, Çekoslovakya, Doğu Almanya, Macaristan, Polonya ve Romanya (sosyalist blok) “Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Antlaşması” adıyla Varşova Paktı’nı kurdular ve böylece Soğuk Savaş Dönemi adı verilecek olan süreç de resmen başlamış oldu.

Türkiye açısından konu ele alınacaksa NATO’nun kurulmasından dört yıl öncesine İkinci Dünya Savaşı’nın son aylarına “Yalta Konferansı” na gitmek gerekmektedir. Çünkü Savaş’ın seyrine göre Almanya’nın kaybedeceği kesinleştiği günlerde “Almanya’nın nasıl bölüneceği, iki kutuplu dünya düzeni ve soğuk savaş” stratejisi temellerinin atıldığı ve gizlilik içerisinde Churchill, Roosevelt ve Stalin’in bir araya geldiği Yalta Konferansı’nın ardından dünya yeniden dizayn edilmiştir. Konferans sonrası Sovyet Rusya’nın, Boğazlar Bölgesinden üs ve Doğu Anadolu’dan toprak talebinde bulunması üzerine güvenlik endişesi yaşayan Türkiye Batı Bloğu ülkelerine yanaşmak istemiştir. Çünkü Birinci Dünya Savaşı sonrası işgale uğrayan Osmanlı Devleti içerisinden bağımsızlık mücadelesi ile sınırları küçülmüş olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti; askeri ve ekonomik olarak zayıflamış haldeyken bir de Sovyet tehdidi nedeniyle müttefik arayışı içerisine girmişti. Fakat Türkiye, ABD ve İngiltere’nin bütün ısrarlarına rağmen savaşa katılmaması nedeniyle[3] umduğu sıcaklığı görememiş olmakla birlikte 12 Temmuz 1947 tarihli Marshall Planı dahilinde ekonomik yardım paketine dahil edilen 16 ülke[4] arasına alınmıştır.

Sovyet Rusya karşısında güvenlik endişeleri devam eden Türkiye, NATO’ya üyelik için ilk başvurusunu 11 Mayıs 1950’de dönemin İktidar Partisi CHP döneminde yapmış olsa da reddedilmiştir. 14 Mayıs 1950 seçimleri ile iktidara gelen Demokrat Parti döneminde yapılan iki başvurusu daha reddedilen Türkiye, 16-20 Eylül 1951 tarihlerinde yapılan NATO Zirvesi’nde Yunanistan ile birlikte davet edilmesinin ardından 18 Şubat 1952’de NATO’ya üye olmuştur.

Bu arada Başbakan Menderes’e göre NATO üyeliği için bir fırsat olarak değerlendirildiği görülse de[5] sanılanın aksine Türkiye, Kore Savaşı’na katıldığı için[6] NATO’ya alınmamıştır. Çünkü Sovyet Rusya’nın atom bombası yapmayı başarması nedeniyle Türkiye’nin coğrafi konumundan istifade etmenin hedeflendiği muhakkaktır.

Türkiye, Yunanistan ile birlikte NATO’ya dahil edilme sürecinde başta Fransa ve İngiltere olmak üzere üye ülkelerin çoğunun Türkiye’nin üyeliğine karşı çıktığı görülmektedir. Çünkü sınırı olduğu Ortadoğu bölgesinin sorunlarını da ittifaka taşıma endişesi taşıyan Batı, Varşova Paktı ile karşı karşıya kalmak istememiş olsalar da ABD, Türkiye üzerinden Sovyet Rusya’yı çevrelemek istediği için üyeliğe onay vermiştir[7]. Dolayısı ile Soğuk Savaş yıllarında Türkiye, NATO’nun güney kanadındaki konumu ile Sovyet Rusya’nın Batı istikametinde yayılmasına karşı kalkan görevi verilmiş olduğu Doğu Blogu’nun çökmesiyle daha net ortaya çıkmıştır.

NATO, üyelerinden herhangi birine yapılacak her türlü saldırı durumunda bütün üyelere yapılmış sayılacağı üzerine kurulmuş olduğu kabul edilmiş olsa da Batı Avrupalı müttefikler Türkiye’nin güvenliği söz konusu olduğunda Varşova Paktı üyesi Bulgaristan ve Sovyet Rusya’dan gelecek olası saldırılar haricinde bu maddenin işletilmeyeceğini gayri resmi de olsa açık ve net ifadelerle defaatle dile getirdikleri[8] görülmüştür.

1963 sonrası Kıbrıs’ta Rumların Türk köylerine saldırıları ve katliamlarını engellemek için Ada’ya savaş uçağı gönderen Türkiye’ye dönemin ABD Başkanı Lyndon B. Johnson’ın Başbakan İsmet İnönü’ye gönderdiği mektup ile “Amerikan yardımı olarak verilen silahların NATO misyonu dışında kullanılamayacağı” ve “Sovyetler Birliği’nin müdahalesi durumunda ABD’nin ve diğer müttefiklerin NATO’nun 5. Maddesinde yer alan ortak savunma prensibi ile hareket etmeyebileceklerini” ifade etmesi, İttifak’ın Türkiye’nin güvenliği açısından yeri ve değerinin sorgulanmasına sebep olmuştur.

Rumlar tarafından Kıbrıs Türk Toplumuna uygulanan türlü tehdit olaylarına ek olarak Rumların EOKA-B örgütü lideri sıfatıyla Nikos Sampson’un, Rum Milli Muhafız Güçleriyle beraber Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı darbe yapması üzerine Türkiye, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti kuruluş ilkeleri kapsamında “garantör” devlet olmanın verdiği yetkiyle, Kıbrıs Barış Harekâtı’nı düzenlemiştir. Bu harekâtı kabul etmeyen ABD ve NATO, 1975-1978 yılları arasında askeri silah ambargosu uygulamıştır.

1984’ten itibaren silahlı eylemlerini sürdüren bölücü terör örgütü PKK’yı destekleyen ülkelere karşı NATO ruhu ile hareket etmeyen Batılı müttefikleri Türkiye’ye gereken desteği vermediği gibi, terör örgütünü destekleyen ülkelere karşı da bir hamlesi olmamıştır.

En son 15 Temmuz Hain Kalkışmayı gerçekleştiren Fethullahçı Terör Örgütüne destekleri ortaya çıkan ABD ve Batılı NATO müttefikleri Türkiye’yi iç savaşın eşiğine getirmişlerdir. Hain kalkışmada NATO üslerinin kullanıldığı ortaya çıkmıştır ve halen FETÖ elebaşını barındırarak uluslararası anlaşmalar kapsamında iadesini yapmayan ABD, aynı zamanda Türkiye’nin ihtiyacı olan hava savunma sistemlerini ücreti karşılığında bile satmamıştır.

Türkiye’nin kendi hava savunma sistemlerini kurabilmek için yapmış olduğu çalışmalar neticesinde Rusya ile anlaşması ve S-400 sistemlerini satın alarak Türkiye’ye getirmesi üzerine bu defa üretiminde ortağı olduğu F-35 Savaş Uçağı projesinden çıkartma ve satın alınan uçakları teslim etmeme gibi bir muamele yapan ABD’nin, en sonunda Türkiye’nin NATO’da kalıp/kalmaması üzerine çalışmalar yaptığı ortaya çıkmıştır.

4 Nisan 2019’da Washington’da yapılan NATO Dışişleri Bakanları Toplantısı’nın ardından ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, yaptığı açıklama ile “Türkiye, S-400 alma, ya da NATO ortaklığı arasında seçim yapması gerekir” sözleriyle[9] haddini aşarak Türkiye’nin NATO geleceğini sorgulamaya kalkmıştır. Pence’nin, bu sözleriyle toplantıya katılan Bakanları Türkiye aleyhine etkilemeye ve ABD fikirlerini empoze edebilmek adına zemin oluşturmaya çalıştığı geçtiğimiz günlerde daha net ortaya çıkmıştır. Zira 14 Eylül 2019 tarihinde “ABD’de Türkiye’nin NATO üyeliğinin tartışıldığı” haberleri yayınlanmıştır. Bu haber incelendiğinde son yıllarda iki ülke arasında yaşanan sorunlu ilişkilerden hareketle bir panel düzenlendiği ve “Türkiye NATO için değerli mi?” ve “Türkiye, Batı için güvenilir bir müttefiki mi?” konusu tartışılmıştır. Fakat tartışma platformu “IQ2US Debates” tarafından New York’ta düzenlenen panelde ortak bir görüş üzerinde mutabakat sağlanamadığı anlaşılmaktadır[10]. Fakat genel olarak;

ABD’nin eski DEAŞ’la Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk’ün “Türkiye NATO için artık değerli olmadığı” görüşünü savunmasına rağmen; “Türkiye’yi NATO’dan çıkaralım demiyorum ama şu an Türkiye NATO için değerli değil” tezine karşılık; Princeton Üniversitesi Yakın Doğu Çalışmaları uzmanı Profesör Bernard Haykel, Türkiye’nin NATO için kesinlikle önemli olduğu görüşünü dile getirmiş ve “Türkiye NATO için değerli mi? Ben, kesinlikle evet diyorum. Türkiye, Orta Doğu’daki en önemli ülkelerden biri, diğerleri ise İsrail ve Suudi Arabistan. Türkiye’nin büyük bir nüfusu ve çok güçlü bir ordusu var. Uzun yıllar Batı’nın güvenilir bir müttefiki oldu ve Batı’dan uzaklaştığını görmek trajik olur” demiştir.

Atlantik Konseyi The Future of Iran Initiative Direktörü Barbara Slavin; Türkiye’nin NATO’da olması gerektiğinin önemli olduğunu söylemesinin ardından “Türkiye’yi NATO’dan çıkarmak onları Rusya ve İran’ın kucağına itmek olur ve bu kesinlikle bizim çıkarlarımıza değil. NATO’da başlangıçta İspanya ve Portekiz gibi daha otoriter ülkeler de vardı. Türkiye NATO’da olmalı. Türk halkına güvenelim’’ açıklamalarının öne çıktığı görülmektedir.

Sonuç Olarak;

NATO’ya üye olarak kabul edilmesinin ana amaçları olarak verilen misyon gereği Türkiye, soğuk savaş döneminde Sovyet tehdidini üzerine çekerek, Avrupalı müttefikleri üzerindeki tehdidin azaltılmasına büyük katkıları olmuştur. Hatta tehdidi üzerine çeken Türkiye olağanın üzerinde askeri harcamalar yapmak zorunda kalırken, tehdidi azaltılan Batılı müttefikleri askeri harcamaları minimumda kaldığı için ekonomik kalkınma içerisinde olduğu görülmektedir. Fakat Varşova Paktı’nın dağılması ile Sovyet tehdidinin kalkması, NATO açısından Türkiye’nin önemini kaybettiği izlenimine sebep olmuştur.

2010’dan bu yana yaşanan Arap Baharı ve ardından Suriye olayları üzerinden zaman zaman Rusya ile karşı karşıya gelen ve hatta sıcak çatışmaya ramak kala durumları karşısında ABD ve NATO’nun Türkiye’yi yalnız bırakması Türkiye karar alıcı mekanizmaları ile Türkiye kamuoyunun başta ABD ve NATO’yu sorgulamasına vesile olmuştur. Esasında Türkiye’nin NATO üyeliğini sürdürüp/sürdürmemesi gerekliliği Türkiye’de tartışılır duruma gelmiştir.

Türkiye-Rusya ilişkilerinin normalleşmesi ile iki ülkenin Soğuk Savaş yıllarına nazaran birçok alanda müşterek çıkarlara sahip olduğu ortaya çıkmıştır. Rus doğalgazının Türkiye üzerinden Batı’ya pazarlanması, Türkiye’de yapım ve projeleri devam eden iki nükleer enerji santrali, Türk Hava Savunması için alımı gerçekleşen S-400 sistemleri ve Suriye olaylarının sona erdirilerek Türkiye’ye olan olumsuz etkilerinin bertaraf edilmesi başta olmak üzere stratejik, ekonomik ve güvenlik konularında işbirliğinin artarak gelişme kat etmesi ABD ve NATO müttefiklerini rahatsız etmektedir. Dolayısı ile ABD ve NATO Türkiye’den vazgeçemeyeceklerdir.

Amerika’nın bölgesel çıkarları, Türkiye’nin güvenlik çıkarları ile çatışmakta olduğu için Türkiye artık ABD ile stratejik ortak ve müttefik olamayacaktır. Hatta NATO içerisinde önemli konuma sahip Almanya, İngiltere hatta Fransa ve İtalya bile artık ABD ile Çin eksenli Asya-Pasifik coğrafyası üzerinden ekonomik mücadeleye giriştikleri görülmektedir.

Son söz olarak; artık ABD eskinin muktedir ABD’si değil, NATO’da artık eski NATO değildir. Küresel güç mücadelesinde kartlar yeniden karılmaktadır. Dolayısı ile NATO üyeliği tartışılan Türkiye, bu konulara takılmamalı ve artık yeni konsepte, yeni dünya düzenine uygun olacak, yeni küresel güçler arasında yerini alacak büyük hamleler yapmalıdır.

                               :

İsmail CİNGÖZ; Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Uzmanı/M.Sc. – BULTÜRK Ankara Temsilcisi.

 

[1] NATO; Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (North Atlantic Treaty Organization) ABD, DanimarkaİtalyaİzlandaKanadaNorveçPortekizBelçikaBirleşik KrallıkFransaHollanda ve Lüksemburg tarafından 4 Nisan 1949’da Washington DC’de imzalanan anlaşma ile kurulmuştur.

[2] Haber Türk; NATO, https://www.haberturk.com/nato-kimdir, (Erişim Tarihi: 15.09.2019)

[3] İsmail CİNGÖZ; “Türkiye NATO’ya Muhtaç Mı?”, Ticari Hayat Gazetesi, 05.09.2018.

[4] Avusturya, Danimarka, Belçika, Yunanistan, İzlanda, İrlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz, İsveç, İsviçre, Türkiye, İngiltere ve Fransa.

[5] Altan ÖYMEN; “Değişim Yılları”, ss.555, Doğan Kitap, İstanbul 2004.

[6] 25 Haziran 1950’de başlayan Kore Savaşı’na Türkiye, ABD’nin ardından kara askeri gücünü gönderme kararı alan ikinci ülke olmuştur. Fakat Türkiye’de iktidarda bulunan DP Hükümeti, TBMM onayı olmadan Kabine Toplantısında aldığı kararla Kore’ye asker göndermesi nedeniyle Muhalefet ile arasında önemli bir sorun olmuş, DP’li birkaç milletvekilinden de itiraz gelmiş ve asker gönderme kararı TBMM tatildeyken alınmış olduğu için kararın TBMM’de onaylanması Kasım ayında gerçekleştirilmiştir.

[7] Mustafa KİBAROĞLU; “Türkiye-NATO İlişkileri”, SETA, S. 195, Mart 2017, İstanbul.

[8] Mustafa KİBAROĞLU; “Türkiye-NATO İlişkileri

[9] Özge ELETEK; “Türkiye-NATO: Yolun Sonu mu?”, ANKASAM, 05.04.2019, https://ankasam.org/turkiye-nato-iliskilerinde-yolun-sonu-mu/

[10] Star Gazetesi; “ABD’de Türkiye’nin NATO Üyeliği Tartışıldı”, 14.09.2019.

Leave a Comment

Your email address will not be published.